• 8th August
    2011
  • 08

Taganga’dan Riohacha’ya

Zarina erkenden ayrılıyor. Ben de kalkıp kahvaltıya gidiyorum. Geçende Jess’in bahsettiği bir kafe vardı, oraya gitmeye karar veriyorum: Café Bonsai. Güzel kahveleri, yiyecekleri ve keyifli bir ortamı olan, cehennem sıcağının ortasında bir vaha. Bir süre takıldıktan sonra çıkıp son Taganga turlarımı atıyorum. Hostelden taksi ile ayrılılıp Santa Marta’ya geçiyorum, 10 bin COP tutuyor. Oradan da dünyanın en pis ve böcekli otobüsüyle Riohacha’ya…

Kolombiya’nın kuzeyindeki, Wayuu etnik grubunun yaşadığı Guajira bölgesinin başkenti olan Riohacha, büyük ölçüde bitik bir yer ama küçük de sayılmaz. En güzel yeri, palmiyelerin yoldan ayırdığı, dalgaların üzerinde patladığı upuzun Malecón… Türlü elişinin satıldığı, güneşin ayrı bir güzel battığı bu sahil yoluna yakın pek çok restoran ve barlar da mevcut. Müzik yayıldıkça insana iyi bir his veren bir bulvar burası. İçerlere doğru ilerledikçe etkisini yitirse de, Riohacha’daysanız Malecón’u es geçmeyin. Ve türlü desen ve renklerdeki ”mochilas Wayuu”ya direnmeyin, bir tane edinin. :)

Riohacha’ya saat 16:30 gibi geldim. Şehirde yapacak pek bir şey olmadığını görünce vakit kaybetmeden Guajira’yı kolayca gezmek için bir tur aranmaya başladım. Guajira’da Cabo de la Vela tarafına gitmek nispeten kolayken, kuzeye, Punta Gallinas tarafına gitmek nispeten zor, bu sebeple turu tercih ediyorum. Mevsimin de etkisiyle fazla tur yok, olanlar pahalı. Hemen yarın yola çıkan bir tur bulunca tamam dedim. 2 gece, 3 gün 400 bin COP. Yarın burada kaldığım Yalconia del Mar’dan sabah 8’de alacaklar beni. 

Yemeği bol müzikli bir sokakta yiyip otele geri dönüyorum. Burada hostel bulamadım. Hoteldeki odam hem vantilatörlü hem de klimalı, gecelik 45 bin COP. Yani kıçıkırık Riohacha hayli pahalı. Sahilden uzaklaştıkça şehrin tüm havası değişiyor, başka bir yere gelmişsin gibi oluyor. İnsan içlere yürüyünce sahilden ayrılası gelmiyor. 

  • 7th August
    2011
  • 07
Taganga’da Son Aksam
Bir tembel günü daha. Bir grup bugün Parque Nacional Tayrona‘ya gidecek. Kalınmayacak olsa ben de gitmek istiyorum ama kalmayı düşünüyorlar, aslında az da yol değil. Ama daha gidecek çok yolum var, Tayrona’da kumsal keyfini es geçeyim diyorum.
Zarina hala uyuyor. Jess ve Nana kalkınca kahvaltıya gidiyoruz. Jess aniden Cartagena’ya dönmeye karar veriyor, Nana ise Tayrona’ya gidecek. Bir tek ben ve Zarina kalmış oluyoruz. Biz de pazartesi ayrılacağız. Kahvaltının ardından havuz. Tembellik güzel şey. Akşam son kez Casa de Felipe. Süs müs yok. Ardından sahilde bir iki içki. Ben çoktan sıkılmış ve bitmiş haldeyim. 
Bu gece, geceyi erken kapatıyoruz, uyku bekler…

Taganga’da Son Aksam

Bir tembel günü daha. Bir grup bugün Parque Nacional Tayrona‘ya gidecek. Kalınmayacak olsa ben de gitmek istiyorum ama kalmayı düşünüyorlar, aslında az da yol değil. Ama daha gidecek çok yolum var, Tayrona’da kumsal keyfini es geçeyim diyorum.

Zarina hala uyuyor. Jess ve Nana kalkınca kahvaltıya gidiyoruz. Jess aniden Cartagena’ya dönmeye karar veriyor, Nana ise Tayrona’ya gidecek. Bir tek ben ve Zarina kalmış oluyoruz. Biz de pazartesi ayrılacağız. Kahvaltının ardından havuz. Tembellik güzel şey. Akşam son kez Casa de Felipe. Süs müs yok. Ardından sahilde bir iki içki. Ben çoktan sıkılmış ve bitmiş haldeyim. 

Bu gece, geceyi erken kapatıyoruz, uyku bekler…

  • 6th August
    2011
  • 06
  • 6th August
    2011
  • 06

Taganga Aksamlari

Ben gece 03:30 gibi gelmiştim, kızlarsa 06:30 gibi. Anlaşılan pek eğlenmişler, after party falan bir şeyler olmuş, koko mokolar burunlarda uçuşmuş, polis amcalardan kaçışılmış, kırık İspanyolcalarla türlü oyalamacalar olmuş, bir varmış ben yokmuşum…

Hava öyle sıcak ki canım hiçbir şey yapmak istemiyor doğrusu. Denize gitsem uzak, üstelik bir de şemsiye bulamama ihtimali var ki, güneşle dost olmayan beyaz cildime iyi gelmeyecek durumlar bunlar. Ben de oturup biraz bilgisayarda takılıyorum. Kızlar uyanınca, Sophie ve James’i de alıp birlikte bir şeyler yemeye gidiyoruz. Ardından da 3 metrekarelik havuza. Burada Yugoslav asıllı Hollandalı Silvana ile tanıştım, çok komik ve tatlı biri. Sevgilisiyle dalış okuluna gidiyorlarmış, özenmedim desem yeri.

Bu akşam daha katılımcı olmaya karar verdim. Gençlerden eksik kalmayacağım. Gene standart başladı: Ter içinde süs püs, Casa de Felipe’de mutluluk anları ve ardından gene sahilde öğrenci usulü aguardiente’li demlenme. Ama arada halihazırda iyi olan kafalarla parti evine uğramaca. Burada bir es verip parti evinden bahsetmem şart.

Hafta sonu oldu muydu, burada parti evi gibi oluyor evler. Konu komşu bir eve doluşuluyor; boyumca kolonlar bahçelere balkonlara sürükleniyor, gökyüzü bangır bangır salsalara boğulurken insanlar da içkilerini yudumluyor. Ortam sanki kulüp ortamı. Öyle bir musikişinas bu Kolombiyalılar. Hem onların dostça tavırları, hem kafalarımızın bir değil bin dünya oluşu sayesinde, açıyoruz bahçe kapısını, kıvrılıveriyoruz içeri sallaya sallaya kalçaları. Elimizde içkiler, kıçımızda salsalar, yeni edindiğimiz Tagangalı dostlarla çalkala babam çalkala… Sonra da geldiğimiz gibi sıra halinde kapıdan dans ederek ayrılıyoruz…

Gece Sensations, Mirador derken sürdü gitti, sonunda gene sahilde bulduk kendimizi. Ama o esnada Zarina’yı kaybediverdik. Neyse, hostele döndüğümüzde hamakların birinde uyur bulduk kendisini. Biz de pestil gibi serildik yataklara…

  • 5th August
    2011
  • 05

Macera Dolu Taganga

Sabah erkenden uyanıp bavulumu hazırlıyorum. Cartegena’ya yaptığım 15 saatlik eziyetli otobüs yolculuğu düşününce, kapıdan kapıya servis veren otobüsle Taganga’ya çilesiz bir şekilde gitmek paha biçilmez doğrusu. Hele de bu sıcakta. Otobüs kişi başı 42.000 COP. Markete gidip yolluk alıyoruz, check-out yapıp otobüse biniyoruz ve Taganga‘ya yolculuk başlıyor. 

Taganga’da Hostel Divanga diye bir yerde kalıyoruz. Gecelik 22 bin COP. Zarina, Nana ve Jess’le beraber geldiğimiz için bize banyolu bir dorm odası veriyorlar, keyfimiz yerinde. Hostel avlusunda hamakları ile sevimli, sivrisinekler canciğer dostlarımız. Hava o kadar sıcak ki kendimi denize atmak için ölüyorum. 

Kolombiya’nın kuzeyindeki Taganga deniz kenarında bir balıkçı kasabası. Herkes Taganga Taganga diye ölüp bitse de büyük ölçüde bitik görünümlü bir yer. Genellikle tek katlı binalar, bolca hostel var. Çoğu yerde yol yok, toprağın, kumun içinden yürüyorsun. Bulunabilecek en ucuz dalış okullarının burada olduğu söyleniyor. Ayrıca çevre iller Santa Marta, Parque Tayrona ve Ciudad Perdida’ya da hayli yakın. 

Yakındaki plajdan denize girilse de pek tercih edilmiyormuş, tekneler sebebiyle biraz kirlilik var. Bu sebeple 15-20 dakikalık bir yürüyüşle erişilen hemen bitişikteki koya gitmek gerekiyor. Saat 3 civarı. Yol; kayalık, tırmanmalı falan bir yol. Zarina deniz-kum insanı olmadığını söyleyip kendini tembelliğe veriyor. Biz üçümüz gidiyoruz. Şezlonglar 2000 COP. Eşyalarımı bırakıp kendimi hemen denize bırakıyorum. Sular sakin ama ne de muhteşem bir deniz denecek bir su değil doğrusu.

Divanga’nın iki ayrı binası var: Biri kaldığım hostel, diğeri de bir b&b. Orada bizim de kullanımımıza açık bir havuz var. Havuz deyince, hayallere kapılmaya gerek yok, 3 metrekarelik bir alandan bahsediyorum. Her şey iyi güzel de sivrisineklere ziyafet olmaktan kurtulamıyoruz. 

Burada perşembeden başlayıp pazara dek devam eden ciddi bir gece hayatı var. Odaya bir giriyorum ki kızlar şıkır şıkır süsleniyor. Oysa hava çok sıcak ve nemli ki, yapacağım makyajın suratımda kalması için alçı falan dökmem lazım. Gene de kollektif süslenme hali beni de etkiliyor, sokak çocuğu gibi bakıp dururken bir bakıyorum elim far ve göz kalemine gitmiş bile. 

Taganga’daki en muhteşem şey Casa de Felipe. Burası restoranı da olan bir hostel. Söylentiler doğruysa, sahibi Michelin yıldızlı bir şef ve fiyatı 10 doların altında olan nefis yemekleri düşünüldüğünde, kaldığımız sürece her akşamı burada geçirmek, çoğu zaman iyi bir yemekten uzak kalan midelerimiz için bir şölen oluyor. Üstelik tabaklar da kocaman. :)

Zarina tüm dünyayı tanıdığı için üçken beş, beşken on oluveriyoruz. Yemeğin ardından sahile yollanıp içkileri alıyoruz. Tam öğrenci kafası ve gringo kolonisi. Yaş ortalaması da genç olunca, hooop clubbing başlıyor. Taganga’ya tepeden baktığından adını manzarasından alan Mirador ilk gittiğimiz yer. Kötü dans parçaları, salsa, reggeaton ve sevilen popüler şarkılardan mürekkep playlist kulaklarımda uğulduyor. 

Kalabalığın genel modu bir süreliğine beni de içine alıyor; ama uzun sürmüyor ve bayıyorum. Herkes pek sarhoş, kokodan mülhem enerjiler falan giderek yorucu olmaya başlıyor. Gitmek istiyorum ama yolu bilmiyorum. Sonunda tanımadığım bir kızla yola koyuluyoruz.

Tatlı, iyi birine benziyor. Güneyde San Augustin-Popayan arasındaki yolda gece otobüse binmememi ısrarla söylüyor. Gerilla bindiği otobüsü kurşunlamış. Ama zaten tüm rehber kitaplar bu yolun kötülüğünü ve gece tehlikeli olabileceğini yazdığından gece gitmek gibi bir niyetim yok. Bir yol ayrımına geliyoruz, oradan ters yönlere gitmemiz gerekiyor. “Gideceğin yeri biliyor musun?” diyor. “Emin değilim” diyorum. Ama burası oldukça küçük bir yer, bayağı da güvenli görünüyor, “Sorun olmaz, bulurum” diyorum. “İspanyolca biliyor musun?” diyor. Cevap olumsuz. Karanlıkta, bir gece lambası altında romantik romantik oturan bir çiftin yanına gidiyoruz ve benim yerime yolu soruyor. Meğer erkek olan Kolombiyalı, sevgilisi Alman’mış. “Burası hiç güvenli değil” deyip beni bırakmak için ısrar da edince ortamın güvenli olmadığına ikna oluyorum. Ama şaşırıyorum da. Meğer burada ciddi bir uyuşturucu trafiği varmış. Kız, bana çanta taşımamamı söylüyor, soyulma olayları sık oluyormuş. 

Bu esnada motorsikletli bir çocuk geliyor. Kolombiyalı çocuğun yeğeniymiş. Polis değil ama telsizle etrafta devriye gezip bir nevi bekçilik yapıyorlarmış. Bana motorsiklete binmemi, çocuğun beni hostele bırakacağını söylüyorlar ama gerildikçe geriliyorum. Binsem ayrı, binmesem ayrı. Sonunda biniyorum. Çocuk sağ olsun beni hostele bırakıyor. Ama b&b olana. Oradaki güvenlik görevlisi de benim kaldığım hostelin güvenliğini arayıp sokağın başına çıkmasını istiyor. Böylece aşağıya yürüyorum ve yorgunluk içinde yatağıma süzülüyorum. 

  • 4th August
    2011
  • 04
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Summer Tunes at Tango Feroz Restaurante

Tango Feroz

Kolombiya’da şansım salsa yerine tangodan açıldı. Medellin’de mesken tuttuğum Salon Malaga’nın ardından bu kez de Cartagena’da bir tangolu lokanta bulmayı başardım. Gerçi sadece tango dersek doğru olmaz. Çıkan grup İngilizce’den Portekizce’ye birçok dilde farklı tarzlarda parçalar çalıyorlar. İşin güzel yanı, sadece restoranda oturanların değil, etrafa yayılan herkesin de dinleyebilmesi. 

  • 4th August
    2011
  • 04

Cartagena’da Hos Bir Bulusma

Sabah hayli geç bir saatte kendime gelebiliyorum. Normalde cumartesiye kadar kalmayı düşünüyordum ama burası için fazla gibi. Buraya geldiğimde Playa Blanca ya da adalara gitmeyi düşünüyordum ama ayarlaması biraz meşakkatli imiş. Beraber kaldığımız İtalyan kız, Martina, dün Rosario adasına gidecekti. Ona nasıl bulduğunu soruyorum. “Çok turistik” diyor. Vazgeçmeye de zaten teşneymişim demek, gitmemeye karar veriyorum.

Karayip sahilinde bir sonraki durak Santa Marta ya da Taganga olacak. Santa Marta Kolombiya’da pep popüler bir tatil beldesi. Taganga da onun biraz daha bitik versiyonu, birbirlerine yakınlar. Dün öğrendik ki kapıdan kapıya otobüsler var; seni hostelden alıp doğrudan Santa Marta ya da Taganga’da kalacağın hostele bırakıyor. Yarın dört kız; ben, Zarina, muhtemelen hayatımda tanıyıp tanıyacağım tek Harvardlı Nana ve tek Princetonlı Jess, Cartagena’dan ayrılıp Taganga’ya gitmeye karar veriyoruz.

Biz plan yapaduralım, bir bakıyorum ki Medellin’de tanıştığım Dominici hostelin kapısında dikilmiş beni arıyor. Çok seviniyorum onu gördüğüme. Hani iyiliği yüzünden okunan tipler vardır ya, Dominici de öyle. Hoşsohbet, sakin, yaşamayı seven biri, çok da nazik. Büyük bir holdingde bilmem ne müdürü iken, bir gün hayatını değiştirmeye karar veriyor ve Sao Paolo’da bir hostel açıyor. Yaşı, gezgin yaş ortalamasının üzerinde. Diyor ki, “Seyahate çıktığımda artık hostel yaşını geçtiğimi hissediyorum, hep bir otelde kalmayı düşünüyorum ama sonunda soluğu gene hostellerde alıyorum, hostelleri çok seviyorum.”

Dominici, ben, Zarina ve Nana kahvaltıya gidiyoruz. Zarina ve Nana akşam maça gidecekler, bilet almaya gidiyorlar. Biz de tüm gün Dominici’yle geziyoruz. Bayağı yürüyoruz, dükkanlara girip çıkıyoruz. Sonra Kolombiya’daki en güzel şeylerden biri olan Crepes & Waffles‘da biralı, tatlılı nefis bir yemeği mideye indiriyoruz. Hayatlarımızdan bahsediyoruz, ufak ufak dedikodu yapıyoruz, bol bol gülüyoruz. 

Hava kararınca küçük bir meydana masalar atmış, canlı müzik yapılan Restaurante Tango Feroz‘a gidiyoruz. Tüm gün yangın gibi güneşin altında kavrulan cildim sonunda biraz nefes alıyor, nemli de olsa akşamın hafif serinliği iyi geliyor. Tabii bunda içtiğim leziz mango daiquiri’nin de etkisi olabilir. :)

Dönüş yoluna geçmek üzereyken bir bar görüyoruz. Köşe bir binada, küçücük bir yer. Bangır bangır müzik, duvarlarda bir sürü fotoğraf, orta yaşlı adamlar… Uğramamak ayıp olur deyip masalardan birine kuruluyoruz. 

Kolombiya’nın “rakı”sı aguardiente, ya da tam çevirisiyle “ateş suyu”, tıpkı bizimki gibi anasonlu. Shot’lar halinde içiliyor, hatta yanında misket limonu ve tuz da servis edilebiliyor; ama tekiladan biraz farklı olarak önce aguardiente’den bir yudum alıp ardından da limonu tuzlayıp emiyorsun. Bu sıcakta insanı kolayca sarhoş edebilecek, şişede durduğundan da iyi gelen bir içki. Bu sebeplerden kısa sürede biraya dönüyorum ki hostele ayık olarak dönmeyi garantileyeyim. 

İçki servisini yapan abi bizle sohbete başlıyor, kahkahalar arasında biralar içiliyor. Sonunda kalkıyoruz. 

Yarın ben Taganga’ya, Dominici ise Panama’ya…

  • 3rd August
    2011
  • 03
  • 3rd August
    2011
  • 03

Cayir Cayir Cartagena

Terminale gelip oradan bir otobüse biniyoruz, oradan da yürüyerek hostele geliyoruz: Media Luna. Geceliği 21.000 COP. Hostel bayağı büyük, misminik bir havuzu var ve tam bir parti hosteli. Temizlik açısından kaldığım en parlak yer değil. Çarşaflar, havlular iyi de, ne zaman tuvalete gitsem kakalarla karşılaşıyorum, galiba sifonlarda sorun var. 

Cartagena inanılmaz nemli ve sıcak. Sandığımızdan da büyük. Surlarla çevrilmiş eski şehirde bulunan rengarenk koloniyal binalar çok sevimli. Öte yandan burası hayli turistik. Öğle sıcağında ha bire yürüyüp duruyoruz ve bir adamla karşılaşıyoruz. Bize rehberlik etmek istiyor, gönlünüzden ne koparsa diyor, 20.000 COP veriyoruz. Güvenlik görevlilerini tanıyoruz, bizi üniversite falan gibi binalara sokuyor ama muhtemelen biz de cici cici gülümsesek girmemize izin vermezlik etmezler. 

Cartegena deniz kenarında olmasına rağmen, etraftaki plajlar yaramaz. Gidilebilecek en yakın plaj, Playa Blanca, 2.5 saat mesafede, gitmek meşakkatli olduğundan gidince kalmak lazım, ucuz da değilmiş. Bir yandan hava çok sıcak ve öyle iğrenç nemli ki, suyun dışında herhangi bir yerde durulabilecek gibi değil. O sebeple denize hem bu denli yakın olup hem de girememek çok boktan. Bir de adalar var, tekneyle günübirlik gidebiliyorsun ama o tekneler de Bodrum tekne gezisi kıvamlı geçiyormuş, üstelik tekneler çok daha büyük. Velhasıl ortam ziyadesiyle turistik. 

Akşam hostelde bir parti var. Herkes heyecan içinde bunu bekliyor. Hava çok sıcak, yorgunum, yüksek bir ranzanın tepesinde yatmak zorunda olmaktan ötürü minik ayaklarımla merdivenleri dikkatli dikkatli inip inip çıkıyorum. Medellin’de tanıştığım Brezilyalı Dominic’le mesajlaşıyoruz. Akşam yemek yiyelim diyor ama mesajı geç görüyorum. 

Kaldığım odada ben ve Zarina’dan başka iki Amerikalı ve bir İtalyan kız var. Şekerler, kaynaşıyoruz. 

Akşam yemek yedikten sonra hostele dönüp partiye takılıyoruz. Herkes çiftleşme ve Kolombiyalı peşinde. Çocuğun teki gelip Kolombiyalı mıyım diye soruyor. Hayır deyince de çekip gidiyor, gevrek gevrek gülüyoruz. Yarıma kadar dayanabiliyorum. Sıcak ve yorgunluk beni bitiriyor. Yatmaya gidiyorum.  

  • 2nd August
    2011
  • 02

Hoscakal Medellín…

Otobüsüm akşam 8.15’te. Salento’da tanıştığım Zarina’yla buluşup beraber gitmeye karar veriyoruz Cartagena’ya. Sabah bavulu toplayıp şehre veda etmek üzere hostelden çıkıyorum. Önce Botanik Bahçesi’ne gitmeye niyetleniyorum ama maalesef kapalı. Sinirimi yolda satın aldığım bir torba çileği hunharca mideme indirerek çıkarırken iki çocuk görüyorum. Ne olduğunu bilmediğim bir meyve ağacının altında, ağacın dallarına vurup meyveleri düşürmeye çalışıyorlar. Beni görüyorlar, gülümsüyorum, gülümsüyorlar. Onlara çilek ikram ediyorum, onlar da bana yere düşürmeye çalıştıkları tuhaf meyveden. :)

Metroya geri dönüp düşmüşlerin yeri Parque de Bolivar’a gidiyorum. Sırtımı banka verip bir süre etrafı seyrediyorum, tabii etraf da beni. Etraftaki hediyelikçilerde vakit öldürüyorum. En sonunda da kendimi çok sevdiğim Salon Malaga’da buluyorum. Yol, sürekli bir şeyler satan insanlarla dolu. Oturup biramı söylüyorum. Kulağım müzikte, dudaklarım birada daha önce de oturduğum aynı masada etrafı seyredalıyorum. Burası beni mutlu ediyor. Sanki kimsenin bilmediği, sadece bana ait bir vaha gibi. 

Hostele dönme vakti geliyor. Zarina beni hostelden taksiyle alıyor. Yağmur ve leş bir trafik var, otobüsün kalkma saatine 5 dakika kala yetişiyoruz. 

Terminaldeki merdivenler bol bol küfretmeme yol açıyor. Merdivenlerin yanına kaydıraklar yapmışlar, aşağı iniyorsan bavulu aşağı bırakabiliyorsun, ama ceset ağırlığındaki bavulumu yuvarlamaya cesaret edemiyorum. 

Otobüs, sanki dışarıda çöl sıcağı varmışcasına soğutulmuş. Üstelik bizim dışımızda herkes bunun böyle olacağını bilir gibi battaniyeleri ile gelmiş. Yanımdaki adam iki battaniyesi, kapişonlu kalın hırkası ve eldivenleri ile otururken ben koltuğumda büzüşmüş donuyorum. Zarina da benden farklı değil. Arada durduğumuzda şöförle konuşsak da para etmiyor. Ve dona dona 15 saati ediyoruz…